RedMercan

Çarşamba, Kasım 22, 2006

Teletubbies


Teletubbies'leri bilmeyen yokur herhalde. Özellikle çocuk sahibi olanlar:)
Baran iki yaşlarındayken ilgi duymaya başlamıştı.

2-3 arası, sürekli izlemek istiyordu. O zamanlardan kalan birsürü VCD'miz var. Bazıları ise kullanılmaktan eskimiş, çizik içersinde.

Şimdi Aslan'a izlettiriyorum. Ama henüz pek ilgisini çekmiyor. O daha çok Fimbles'lere bayılıyor:)

Baran zamanında Semih'le bayağı bi tartışırdık, Teletubbies'ler homo mu değil mi diye.
Bu konuyla ilgili birsürü yazı da bulunuyor internette.
Oturup resmen okumuştuk, Teletubbies'ler nedir, ne değildir diye:)
Yıllar önce, ATV'de hergün vardı. Sonra böyle tartışmalar çıkınca, kaldırılmıştı galiba.
BBC'de ise yıllardır gösteriliyor. Hala.


Üstelik burada sayılı Teletubbies oyuncakları varken, Avrupa'daki oyuncakçılarda bir sürü çeşit var.
Hatta seneler önce, bi yurtdışı gezimizde, birtane Teletubbies diyarı görmüştüm ki, havuzlu kaydıraklı, su koyulup oynanıyor, aklım hala onda kalmıştır benim. Ama babamızın birsürü elektronik ıvır zıvırı yüzünden, yani evde suyla oynamak yasak olduğundan, alamamıştım.
Sanırım Baran'a alma fikri bahaneydi, naapalım oyuncak şahaneydi:))

Şimdilerde tekrar izlediğimde, yine aklıma geldi bu konu.
Mor olan eşcinsel, sarı olan çinli, yeşil olan zenci ve kırmızı olan da çocukmuş.
Ve bunların kafalarının üzerlerindeki şekiller, bir tür sembolmuş. Hatta her birinin kendine ait bir eşyası var ki (şapka, çanta top ve bisiklet), bunlar da bişeyi simgeliyormuş. Ve de renkleri tabii ki.


Yani anlayacağınız, adamlar oturup bayağı bi araştırma-analiz filan yapmışlar.
Biz de oturup okumuştuk:)
Ve "vay bee, çocuğumuz ne izliyormuş böyle" olmuştuk.
Ama izlemesinde bi sakınca görmemiştik. Çünkü 2-3 yaşlarındaki çocukların inanılmaz keyif aldıkları bi yapım.

Bu sabah BBC'de rastlarken, aklıma geldi işte:)

Pazar, Kasım 19, 2006

Ağrı eşiğim çok yüksek benim

Şimdi buraya oturup yazmaya başlayınca, anladım ki, bu benim "DİŞ" kelimesini kullandığım 3. post oluyor. Hem de arka arkaya.
Niye böyle oldu bilmiyorum.
Tesadüf herhalde.

Cumartesi günü diş doktorumuza kontrole gittik. Benim dişlerim çok sağlamdır. Bu yaşıma kadar ne bi çürük, ne bi dolgu, ne bi tel, hiç bir işlem görmemiştir dişlerim.
Sadece yılda bir diştaşı temizliği yaptırırım.
Benim dişler ne kadar sağlamsa, Semih'inkiler bi o kadar problemlidir. Hele bu yaz, bi ayağı sürekli doktordaydı denilebilir. Çok da ağırılar çekti canım:(
Bu sefer Baran'ı da götürdük. En arkadaki azı yerleri şişmiş. Onun dışında gayet muntazamdı ağızı:)
Semih'de yine problemli bi bölge göründü. Onun diş röntgeni çekildi. Doktorumuz inceledikten sonra, bize bildirecek. Henüz ne var ne yok, bilmiyoruz o yüzden.
Koltuğa ben kurulduğumda, nasıl olsa bu sefer de bişeyim yoktur güvencesiyle açtım ağızımı.
Herzamanki gibi,gözlerim tavanda, ağızımla ilgili övgüyü beklerken , bu övgünün geciktiğini anlıyaraktan gözlerimi doktorumuza çevirdim.
Bi kaşı kalkmıştı, "Sol arka tarafta bi çürük başlamış" dedi doktorumuz.
"Temizleyip dolgu yapacağım".
Çok şaşırdık tabii. Ama olabilir, doğaldır diye düşünürken sordu doktorumuz biraz şaşırarak "Hissetmedin mi?".
Ben "Yoo" derken, Semih "Mercan'ın ağrı eşiği çok yüksektir, bu yüzden doğum da yapamadı zaten" dedi.

Şimdi "What?!?" sorusu oluşmadan önce kısaca bunu da anlatıvereyim.
Ben normal doğum yapmak istediğim için, tarih belirlemeden, doğum anını bekledik.
Bi akşam vakti, kasılmalarım başlamıştı.
O zamanlar ağırı eşiğimin yüksek olduğunu bilmediğim için, pek bişey anlamamıştım. Sadece 10 dk'da bir karnım sertleşip gevşiyordu. Yani normal seyrin dışında bi olay yaşadığımın farkındaydım, ama acım, ağırım olmayınca önemsememiştim.
Yemekten kalkmıştık ve DVD izliyorduk. Film de çok güzeldi. Ben filme kaptırıp bu durumdan Semih'e bahsetmemiştim. Film bittiğinde, yerimden zor kalkmıştım.
Çünkü 2 saattir kasılan karnım yüzünden bitkin düşmüştüm. Bari doktorumu arayıp bi sorayım dedim, niye böyle diye.
Aradım, durumu anlattım.
Ben, yarın muayenehaneye geleyim mi diye sormak üzereyken, doktorum "Şimdi çıkın hastyaneye gidin, ben de gelip bakayım" dedi.
Biz gayet telaşsız bi şekilde ve de aylar öncesinden hazırladığım hastane çantamı da almayarak:) (çünkü daha 15 günümüz var diye biliyorduk) çıktık evden, gittik hastaneye.
Giderken Semih'in annesini (daha önceki bi postta demiştim kadındoğumcu olduğunu, doktorum da onun sınıf arkadaşı) de aldık yanımıza.
Doktorum beni muayene ederken, doğumun başladığını söylemişti. Hatta bu kadar sık aralıklarla kasılma sonucunda sancımın olmamasına şaşırmıştı.
Semih tekrar eve dönüp çantamı almak zorunda kalmıştı.
Biraz daha bekledikten sonra, bana suni sancı verdiler.
Ama tık yok. Bekleyip duruyoruz. Sonra bana ikinci suni sancıyı verdiler. Hemşireler, normalde iki suni sancıyı üst üste alan birinin, hastaneyi inlettiğini söylediler.
Ama ben yan dönüp, sabaha kadar uyumuştum:)

Yani bu dişimdeki çürüğü de hissetmemem böyle bişey.
Sonra diş doktorum bana, iğne isteyip istemediğimi sordu. Ben Semih'e bakıp, bu işlemin acıyıp acımadığını sordum. Yüz ifadesini gördükten sonra doktoruma iğne istediğimi söyledim.
"Bi deneyim" dedi ve ağızımda bişeyler yaptı.
Ben, hiçbişey hissetmediğim için, diştaşı temizliği yapıyor sandım:)
Geri çekilince, şaşırmış bi biçimde "Gerçekten hiçbirşey hissetmedin mi?" diye sordu.
Ben de saf saf nooldu ki dedim.
O da çürüğümü oyduğunu ve buna normalde iğnesiz kimsenin dayanamadığını söyledi.
Sonra tampon yerleştirdi ve dolgu yaptı. Ve nihayetinde de diştaşlarımı temizledi.
31 yaşında böyle bi ağıza sahip olduğum için de şanslı olduğumu söyledi:))
Ama mutlaka kontrollerimi aksatmamam gerekiyormuş. Baksanıza çürüğü bile hissetmiyorum. Ya hiç gitmeseydim diş doktoruna. O zaman daha vahim olurdu dişim herhalde.

İşte böyle iki vaka yaşayınca, anladım ki ağrı eşiğim gerçekten de yüksekmiş.
Ama enteresan bi durumdur ki, bi o kadar da tırsığımdır!
Biyerime bişey olacak, canım yanacak diye ödüm kopar mesela :))

Aslında bu durum hiç de iyi birşey değil.
Çünkü ciddi durumlarda vücut ağrı sızı ile sinyal veriyor.
Belki yaşlandıkça düşer ağrı eşiğim, bilmiyorum.

Çarşamba, Kasım 15, 2006

Her sabah...

SABAH...

"Baran'cım günaydıııın". Mucuk mucuk. "Hadi ama tatlım."

Baran, gözler kapalı, kalkar, giyinir, tuvaletini yapar (Mercan'ın yardımıyla).

Sofraya oturtulur (Mercan tarafından), gözler hala kapalı.

Ağızına tost sıkıştırılır, kakaolu süt içirtilir (Mercan tarafından).

Gözler hala kapalıdır.

"Aç gözlerini aaaa. Dişlerini fırçalayacağız."

Sihirli sözcükler DİŞLERİNİ FIRÇALAYACAĞIZ.

Dınk, gözler açılır.

Baran cin gibidir.

Başlar şakımaya "Ben fırçalarım. Sonra diş duşu yapabilir miyim?

Ben kendim yapabilirim. Ben ayarlayacağım derecesini. Bıdı vıdı bıdı..."

Aşağıya inilir.

Apartman girişinde Baran hostes ablasına teslim edilir.

Servise binerken, hala konuşur "Bıdı vıdı bıdı..."


ERTESİ SABAH...

"Baran'cım günaydıııın." Mucuk mucuk. "Hadi ama tatlım."

Yine herşey Mercan tarafından yapılır.

Taa ki sihirli sözcükler duyulana kadar.

"Dişlerini fırçalayacağız."

"Bıdı vıdı bıdı" (gidene kadar).


ERTESİ ERTESİ SABAH...

"Baran'cım günaydıııın". Mucuk mucuk. "Hadi gel dişlerini fırçalayalım"

Tık yok. Yemedi. Gözler hala kapalı.

Yine HERŞEY Mercan'ın asistanlığında yapılır!

Var bu işte bişey, ama çözemedim daha.



Friendster images

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Dişmacununu ortasından değil, ucundan sık!



Evliliğimizin başında bunu söyleyen ben değil, Semih’ti:)
Semih ne kadar düzenli, dakik, tezcanlıysa, ben de onun tam tersiyim.
O, bütün eşyalarını eliyle henüz bırakmış gibi anında bulur. Ben ise aradığım şeyi kattiyen anında bulamam, onun yerine o an lazım olmayan birsürü ıvır zıvır geçer elime.
Mesela çocukları aşıya götüreceğiz, aşı kartları lazım. Tam evden çıkmadan önce, ararım onları (gideceğimiz süpriz ya:))!
Güzel kütüpanemizin güzel görünmeyen kısmında(yani benim), üst üste istiflenmiş yığının arasında ararım onları. Ya Baran’ınkini bulur, Aslan’ınki hala kayıptır. Ya da tam tersi olur.
Ve her seferinde, kadın şunları birarada tutsana derim kendi kendime! Ama her aşı dönüşü, sokuştururum yine biyere.
Ama Semih’e mesela askerliği ile ilgili önemsiz bi belge sorun (ki yıllar, yıllar, yıllar oldu yapalı), anında şak diye bi dosya açar ve dınk diye bulur. İşte her aradığını böyle bulur Semih. Çünkü her bişeyi muntazam, hep olması gerektiği yerdedir.
Gıptayla bakarım onun dergilerde gibi duran dolabının düzenine. Aynısını yaparım bazen, ama ancak bikaç gün keyfini çıkarabilirim sonra yine eski karman çorman haline dönüşür.
Haliyle dişmacununu ortasından vırç diye sıkan benim.
Şimdi bu kadar düzenli bi insan eline ortasından mıncıklanmış bi macun alırsa noolur, ne hisseder? Hiç de iyi hissetmez.
Peki aynı şekilde (yaw, düzenlinin karşıtı düzensiz insan, ama düzeniz kelimesi dağınıklığı, pasaklılığı çağırıştırıyor, ama kesinlikle öyle değilim, yani evim ve çocukların eşyası her zaman muntazam ve derli topludur, o yüzden ben kendime "rahat" ve "geniş" kelimelerini yakıştıracağım:)), "rahat" bi insan eline macunu alıp da içinden geldiği gibi, yıllarca alıştığı gibi sıkamazsa ne olur? Kasılır, mutsuz olur.
Biz de gerilmeyelim, birbirimizi germeyelim diye, ayrı dişmacunları kullanıyoruz.
Tezgahın solunda eziş büzüş duran benimki, sağda ve ilk alındığı günkü gibi duran ve sadece boydan kısalan ise Semih’inki.
Başta da söylediğim gibi, ben onun tam tersi, yani zıttıyım ya. Bundan doğan kullanım farklılığından dolayı, evimizdeki bazı eşyadan iki tane bulunur. İstediğimiz gibi rahat rahat kullanalım diye.
Şimdi burada aramızdaki farklılıkları yazsam, bu post uzar gider, bi türlü de bitemez. Hiç mi ortak yönümüz yok? Var, ama çok az. Fakat bizim için en önemlisi, birbirimizi olduğumuz gibi kabul edip, değiştirmeye çalışmamamız. Ve de alışkanlıklarımıza, zevklerimize, ilgi alanlarımıza karışmayıp, birbirimizi kısıtlamamamız.
Yani özetle kendine saygı duyulmasını istiyorsan, karşındakine de saygı duy. Kimsenin kendin gibi olmasını bekleme, hem kendin hayal kırıklığına uğrarsın, hem de uğratırsın:)
Şu ya da bu olacak demek yerine ortada buluşmak, alternatif bulmak her zaman en güzeli:)

(P.S.: Üstteki çizim Cindy Woods'a ait)

Cuma, Kasım 10, 2006

Benim de başıma gelmişti!

Kapkaç haberleri aldı başını yine gidiyor.
Benim de başıma gelmişti. Kapkaç değil de, hırsızlık.
Bundan dört sene önceydi. Baran daha bir yaşına yeni basacaktı. Annemle bir alışveriş merkezinde dolaşıyorduk. O zamanlar hırsızlık bugünkü kadar yaygın değildi. Ya da ben farkında değildim.
Baran pusetinde oturuyordu. Pusete asılı da büyüuk bi çantamız vardı. İçinde Baran'ın malzemeleri ve de malesef benim eşyalarım.
Bi mağzaya girmiştik ve tezgahtar kızın tezgahın üzerine koyduğu giysilere bakıyorduk. Puset tam dibimizdeydi. Baran bize dönük olduğu için, çanta dışarda kalıyordu. Dışarda dediğim de yine de hemen yanımızda.
Mağza boş sayılırdı. Ve içeride de 3-4 görevli vardı.
Bişeyler beğenip kasaya yönelince, çantanın yok olduğunu farketmiştim.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çünkü içinde cüzdanımın, cep telefonumun, ev anahtarımın dışında arabanın ruhsatı ve anahtarı da vardı. Araba da alışveriş merkezinin hemen dışında duruyordu.
Plakası ve modeli de ruhsatta yazılı olduğu için, hemen çalınabilirdi de.
Şöyle birşey var; araba çalındığı zaman, siz her iki anahtarı da sigortacıya veremiyorsanız, o zaman arabanın parasını da alamıyorsunuz. Yani bu durumda arabamızı kendi elimizle teslim etmiş oluyoruz. Kıl bi durum ama gerçek.
Neyse, tam o sırada, allah gönderdi herhalde, Semih'in annesi ve iki teyzesiyle burun buruna geldik.
Durumu hemen anlattıktan sonra, bi teyzesi otoparka gidip, bi görevli bulup, bizim arabanın başına dikti.
Annem Baran'ın başındaydı. Ahlaksızlar oğlumun mamasını da çaldığı için, kayınvalidem market bölümüne koşup biberon, mama, su vs. aldı.
Ben de diğer teyzemizle güvenliğe gittik. Orada önce kartlarımı iptal ettirdim telefonla. Sonra da tutturdum, o mağzanın kamerası yok mu, izlemek istiyorum diye. Etrafımızda tezgahtar kızlar pır dönerken nasıl böyle bişey olabildi aklım almıyordu. Hiçbiri de bişey görmemiş.
Günahlarını almak istemiyorum, ama bana olay biraz şüpheli gelmişti.
Bana böyle bi hakkımın olmadığını söylediler.
Sonra taxiye atlayıp en yakın karakola gidip zabıt tutturdum. Yanımda bayağı bi nakit vardı. Bi de polisten azar işittim, niye bu kadar para taşıyormuşum diye. Ben nereden bileyim başıma bunun geleceğini.
Alışveriş merkezine döndüğümüzde, kayınbiraderim ve eşim de gelmişlerdi. Eşim yedek anahtarla bizim arabayı aldı. Ben, kayınvalidem, Baran da kayınbiraderimle döndük.
Annem ve Semih'in teyzeleri yakın oturdukları için, eşim önce onları bıraktı eve.
Eve dönünce de kapının kilidini değiştirttik.
Daha sonra Semih araba servisimizi arayıp durumu bildirdi. Tabii bütün kilitlerin değişmesi ve bunun için de önce sipariş edilmeleri gerekiyordu. Yani öyle hemen olmadı bu iş. Bu süre zarfında da arabayı kullanamadım, ne olur ne olmaz diye.
Tam o haftanın sonunda Baran'ın ilk doğumgünü kutlanacaktı. Fakat yavrum bu koşuşturma sırasında üşütmüştü galiba, çok hasta olmuştu. Ertelemek zorunda kalmıştık.
Çantam aylar sonra bulundu. Karakoldan arayıp, almamı söylediler. İçinden sadece cep tel.im ve paralar alınmıştı. Diğer herşey duruyordu. Cüzdanımı, kimliklerimi, rujumu, biberonu filan bırakmışlardı, ama Baranın giysilerini ve bezlerini almışlardı!
Ben tabii ki sadece kimliklerimi alıp, diğer herşeyi çantayla birlikte attım.
O günden beri cüzdanımı, cebimi önümde, küçücük bi çantada taşıyorum (freebag değil ama). Çocuklarla olunca da çok rahat ediyorum, elim kolum serbest kalıyor. Çanta derdine düşmüyorum artık.
Sadece çocuksuz gezdiğim zamanlarda istediğim çantayı kullanıyorum.
Neredeyse her gece yine hırsızlık olaylarını dinleyince, aklıma geldi yine bu kötü anım.
Ve kesinlikle alışveriş merkezlerinin güvenliğine inanmıyorum. Güvenlik elemanıymış, kameraymış, fasa fiso. Az kavga etmedim daha sonraki günler gidip de hesap sorduğumda. Ama nafile...

Pazartesi, Kasım 06, 2006

Karşılaştırma artık

Friendster



Elimde değil. Karşılaştırmadan duramıyorum bizimkilerin büyüme grafiğini.
Neden bahsediyorum? Şundan; Baran ilk yılında yaşına göre iri bi bebekti. Kilolu değil, ama boylu poslu. Hep yüzde 90-95 persentilin içindeydi.

Aslanım ise ufak tefek. İlk yılı yüzde 25-50 persentil içersinde geçti. Şimdiki kilosu ve boyuna (ki neredeyse 15 aylık olacak) abisi 9-10 aylıkken sahipti.
Doktorlarımız bunu normal buluyor.

Ben de farkındayım, her kardeşin gelişimi bir olmuyor.
Ama napiyim. Takık durumdayım şu an Aslan'ın kilosuna ve boyuna. Miniğim 10 kg ve 78 cm.

Alışmışım ben Baran'da mesela hep ayından ve yaşından büyük giysiler alıp giydirmeye. Şimdi bile yaşıtlarından daha uzun. Ama Aslan hala 9-12 ay giysileri giyebiliyor.

Beslenmesine de çok özen gösteriyorum. Hatta iyi de yiyiyor, bana bu konuda zorluk çıkarmıyor. Ama yine de ufak tefek gibi geliyor bana.

Bırakın diğer çocukları, kardeşleri bile karşılaştırmamak lazım. Ama işte olmuyor. Neredeyse her gün çocuğun boyunu, kilosunu takip ediyorum (ki bu da çok yanlış).

Bi tek ben mi böyleyim, bilemiyorum.

Herhalde iki çocuk sahibi olunca ve ikisinin de cinsiyeti aynı olunca, insan ister istemez karşılaştırıyor.

Images for your blog

Cuma, Kasım 03, 2006

Durum böyle olmamalıydı

Bir iki ay önce, ben bilgisayarın başındaydım, Semih de DVD seyrediyordu. Geceydi ve çocuklar uyuyordu.
Film bir gangester filmiydi. Yani erkek filmi. Dolayısıyla ilgimi de pek çekmemişti. Bloglar arasında dolanıyordum, arada da filme bakıyordum.
9-10 yaşlarında bi oğlan çocuğu vardı. Üvey annesi mi, üvey babası mı ne vardı. Gürültü patırtı. Bi yerden silah buluyor, evden kaçıyor. Meğer silah önemliymiş, mafya peşine düşüyo. Böyle bi film. Bol aksiyon, bol gürültü, artistik çekimler, yani tam erkek filmi, dediğim gibi.
Filmin ortası ya da sonuna doğru. Semih "Eyvah, bunlar çocuğa bişey yapıcak galiba" dedi (ve bilmeden birkaç gecemi kararttı).
Haliyle başımı kaldırıp baktım. İyi giyimli bir kadın ve erkek. Genç ve de iyi görünümlü. Sokakta olan çocuğu (hani evden kaçan) arabaya davet ediyorlar. Arabada da 5-6 yaşlarında bi kız ve bi de oğlan çocuğu var.
Yine ilgimi çekmedi ve önüme döndüm. Ta ki bu karı koca, çocukları kendi evlerine getirene dek.
Ev de çok güzel, modern, pırıl pırıl bi ev. Semih yine "Eyvah" dedi. Ben yine başımı kaldırdım ve baktım. Bakmaz olaydım. O evde yaşananlar, daha önce yaşanmış olanlar vs. midemi gerçek anlamda ulandırdı. Bağırmamak için ellerimi ısırıyordum. Dehşete düşmüş ve ağlıyordum. O sahneleri burada anlatmak bile istemiyorum. Sadece şunu söyleyeyim, bizim oğlan bi şekilde bi cep bulup annesini (ya da komşusu bilmiyorum) gizlice banyodan arayıp, gördüğü bi ilaç kutusunun üstündeki adresi söyleyip, kadının onu bulmasını sağlıyor (kıl payı ve allahtan). Kadın eve gidip, çantasında gizlediği silahla giriyor. Yine olanları anlatmayacağım.
Sadece şunu söyleyeyim. Kadın orada nelerin döndüğünü anlayınca ( ki kadın kusuyor, ben de midemi tutuyorum), hemen cebini çıkartıp polisi arıyor. Dediği tek şey şu; " Bir ihbar bildirmek istiyorum. x adreste iki el silah sesi duydum"
Ve derhal çantasındaki silahı çıkartıp bu ikisinin üstüne sıkıyor.
Ben oturduğum yerden sıçrayıp kadını alkışladım, var gücümle.
Daha sonra Semih internette film hakkındaki yorumları okuyunca, insanların benim gibi kalkıp kadını alkışladıklarını söyledi.
O gece saat 4 e kadar uyuyamadım. Gidip gidip bebelerimi öptüm. Sonra birkaç gün boyunca hep aynı sahneleri düşünüp kahroldum, tiksindim ve çok da korktum. Çünkü bir gerçek vardı ortada. Benim izlediğim belki kurguydu. Ama bunlar gerçek hayatta var olan şeylerdi. Kendi yavrularımı, bütün çocukları düşünüp bayağı kötü günler geçirmiştim.
Günler geçtikçe izlediklerimi unutmaya başladım. Üzerimdeki kötü etkisi geçmeye başladı.
Ta ki şu zavallı, 17 aylık bebeğe yapılanları duyunca. Filmdeki sahneler bende yine hortladı. Kendi yavrum 14 aylık, bu bebe 17. Aklım almıyor, almak istemiyor.
Allah kahretsin o anneye. En başta onu linç etmeli. Buna izin verdiği için. Nasıl oluyor da böyle sakat beyinler çocuk doğurabiliyor. Öteki 3 heriften hiç bahsetmek istemiyorum. Hapishanede şişlemeden önce çok güzel hallederler onları nasıl olsa.
Fakat durum böyle olmamalıydı. O çocuğu doğuran ve yaşadıklarına göz yuman yaratık serbest mi kalmalıydı. Niçin cezasını ennn ağır şekilde çekmiyor. Nasıl oluyor da bu dişi yaratık ortadan kaybolabiliyor. Niçin o adamları sallandırmıyorlar. Bunlar gibi yaratıklara niçin sonlarının ne olacağını göstermiyorlar. Benim sinirden yine gözlerim doldu.
Allah bütün çocukları korusun. Çocuklarımıza sahip çıkalım, gözümüzün önünden ayırmayalım.
Etrafta gözle görülemeyen sakatlığa sahip yaratıklar dolaşıyor.
 
Google