Cuma, Eylül 29, 2006
Pazartesi, Eylül 25, 2006
Parfüm

Çok sevindim:)
Uzun zaman önce okuduğum bir kitabın filmi çekilecekmiş. Gerçi kitaptan sinemaya uyarlanan filmler çok da iyi olmuyor. Fakat ben okuduğumu yine de izlemekten zevk alırım.
Bu sefer uyarlanacak olan eser Patrick Süskind'in "Parfüm"ü.
Çok zevk almıştım ben bu kitabı okurken. Bitirdikten sonra da 'bundan ne güzel film' olur diye de düşünmüştüm.
Fransız tarihi var bu kitapta, ihtilal, aydınlanma, 18. yüzyıl. Aşk var, cinayet var, polisiye var, sanatçı var ve bir bireyin varolabilme çabası, toplum tarafından fark edilebilme arzusu var. Çünkü bu birey, zavallı insan, toplum tarafından dışlanmış bir deha.
Bu deha, Grenouille, şansız bir şekilde dünyaya geliyor. Annesi doğumunda ölüyor. Onun da ölmesi bekleniyor, ama o, bütün felaketleri atlatıp büyüyor. Bir insandan çok bir hayvan gibi yetişiyor.
Fakat bir özelliği var. Koku duyusu müthiş gelişmiş biri. Taşın , tahtanın, hayvanların, insanların, her nesnenin, canlının kendine has kokusunu ayırt edebiliyor. Hem de taa uzaklardan.
Biliyor ki herşeyin bir kokusu var. Kokusu olmayan hiç bir şey yok... derken, kendinin kokmadığını, kendi kokusu olmadığını farkediyor.
Dehşetle insanların onu hor görmesini, görmemezlikten gelmelerini buna bağlıyor.
Ve başlıyor kendi kokusunu aramaya.
Bir ara, parfüm üreten bir adamın yanında işe giriyor. Adam bundaki yeteneği anlayınca, onu parfüm yaptığı odaya koyuyor. Ve Grenouille başlıyor parfüm üretmeye. Bir parfümün içindeki maddelerin, parfümü sadece koklayarak iki saniyede içersinde, nelerin olduğunu anlayabiliyor. Ya da hangi maddeler, bitkiler biraraya gelirse müthiş bir koku ortaya çıkar biliyor. Tahlil yok, deney yok. Sadece kokluyor ve yaratıyor.
Adam çok ünlü bir parfümcü oluyor. Ve cok da para kazanıyor. Fakat gerçekte kimse bunun Grenouille'nin başarısı olduğunu bilmiyor. Yani adam onu sömürebildiği kadar sömürüyor.
Bir gün, Grenouille anlıyor ki, insanların derisinden de sıvı koku elde edilebiliniyor. Ve cinayetler başlıyor (İnsanlardan nasıl koku elde ettiği kısımlar biraz ürkütücü, hatta iğrenç).
İnsan derisinden yarattığı kokuları kendine sürüyor. Böylece diğer insanlar tarafından farkedildiğini sanıyor. Ve gerçekten de fark ediliyor.
Genelde elde ettiği kokular genç kızlardan oluyor. Çünkü el değmemiş genç kızların kokusu ona müthiş güzel geliyor.
Tabii ki bir sürü şehir değiştirmek zorunda kalıyor. Çünkü devamlı aynı bölgede kalarak cinayet işleyemiyor.
İyice kendini kaptırıp, dünyanın en güzel kokusunu yaratmak istiyor. Ve tabii ki bunun için en güzel kızı aramaya başlıyor.
Bu kızı buluyor. Fakat bu kız önemli birini kızı. Babası ya devlet adamı ya müfettiş ya da bişeydi. Hatırlamıyorum tam oraları.
Babası kızı, genç kız cinayetlerinden dolayı korumaya başlıyor, kız yine de kaçırılıyor. kovalamaca başlıyor. Koku elde ediliyor.
Bu arada birsürü şeyler de oluyor. Grenouille artık koktuğu için bir birey halinde ya, önemli çevrelere giriyor. Bilim ve siyaset adamlarıyla birarada bulunuyor vs.
Her neyse, sonunda gerçekten de dünyanın en güzel kokusunu yaratıp, kendine sürüyor.
Vee sokağa çıkıyor. Bu kokunun insanlar üzerindeki etkisini görebilmek için.
Ve çok geçmeden koku etkisini gösteriyor.
Sonunda ne olduğu dehşet. Dudak uçuklayıcı. Belki okumak isteyen vardır. Yazmayayım sonunu.
Ama filimde nasıl canlandırılacak, merak ediyorum.
İşte böyle bir kitap "Parfüm". Çok sevmiştim ben bu kitabı okurken.
Cumartesi, Eylül 23, 2006
Şebnem'in kutsal raporu
Nedir bu ya... Şebnem Schaefer'in bakirelik raporu (ve kendisi) her yerde karşıma çıkıyor. Sen bilmem kaç adamla nişanlan, şarkıcıların sevgilisi ol, ondan sonra da gözümüze sokar gibi raporunu salla. Bir de en son "ilişkisiz" ilişkisiyle 6 ay boyunca aynı evde yaşamış, ama hala bakireymiş. Buna nedense inanamıyorum.
Asıl saçma olan, bu konunun bu kadar uzatılması. Bakireysen bakiresin, değilsen değilsin. Bundan kime ne? Zaten senin evleneceğin adam senin camiandandır. Öyle bir adamın da bu gibi şeylere önem verdiğini sanmıyorum. Ha belki ünsüz, kafasındaki kalıplar dışına çıkamayan, kadında kişiliğinden çok "o" noktasına takmış olan, illaki 'eline erkek eli değmemiş' olan birini istiyorum diye tutturan biriyle evlenicekse, o zaman o raporu onun gözünün içine soksun.
Tabii ki ayrıntılı bir "e bu erkeklerle o zaman ne yaptın?" sorusunu aydınlatan dipnotuyla beraber sunsun o raporunu.
Yani sen adamlarla her haltı ye, iş o noktaya gelinceye kadar her tür akrobasiyi yap (eğer o noktada durduysa tabii), sonra da benim raporum var diye çık ortaya.
Bana ne, kime ne? Kendini bir zar parçasıyla değerlendiriyorsan ne mutlu sana, annene ve babana (ve tabii ki bununla kandıracağın müstakbel kocana). Ama bana ne...
Gereksiz yere yordum kendimi şimdi Şebnem Schaefer'in raporuyla.
Asıl saçma olan, bu konunun bu kadar uzatılması. Bakireysen bakiresin, değilsen değilsin. Bundan kime ne? Zaten senin evleneceğin adam senin camiandandır. Öyle bir adamın da bu gibi şeylere önem verdiğini sanmıyorum. Ha belki ünsüz, kafasındaki kalıplar dışına çıkamayan, kadında kişiliğinden çok "o" noktasına takmış olan, illaki 'eline erkek eli değmemiş' olan birini istiyorum diye tutturan biriyle evlenicekse, o zaman o raporu onun gözünün içine soksun.
Tabii ki ayrıntılı bir "e bu erkeklerle o zaman ne yaptın?" sorusunu aydınlatan dipnotuyla beraber sunsun o raporunu.
Yani sen adamlarla her haltı ye, iş o noktaya gelinceye kadar her tür akrobasiyi yap (eğer o noktada durduysa tabii), sonra da benim raporum var diye çık ortaya.
Bana ne, kime ne? Kendini bir zar parçasıyla değerlendiriyorsan ne mutlu sana, annene ve babana (ve tabii ki bununla kandıracağın müstakbel kocana). Ama bana ne...
Gereksiz yere yordum kendimi şimdi Şebnem Schaefer'in raporuyla.
Perşembe, Eylül 21, 2006
Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk
Baran'ım artık okullu oldu :)
Gerçi anasınıfında olduğu için henüz forma giymiyor, ama artık koskocaman bir okulda öğrenci.
Pazartesinden beri her eve dönüşünde soruyordum, günün nasıl geçti, ne yaptınız diye. Ama karşımda eve döner dönmez oyuncaklarına saldıran bir erkek çocuğu olduğu için, ağızından pek laf alamıyordum.
Sadece okulu gezdiklerini ve bir sınıfta bir sürü bilgisayar gördüğünü anlattı kısaca.
Dün gece, yatağa girdikten sonra, nihayet biraz daha bilgi vermeye başladı. Birkaç sınıf arkadaşının ismini söyledi. Sonra öğretmeninin onlara hep 'yerinize oturun' dediğini, ama onların kalkıp oynamak istediklerini söyledi. Niye oturmak zorunda olduğunu sordu bana. Eski yuvasında böyle birşey olmadığını, orada hep dolaşabildiğini de ekleyiverdi hemen. Lafın nereye geleceğini çok iyi bilerek bekledim. Ve geldi de sonunda :" Anne ben eski yuvamı özledim. Oraya gidemez miyim?"
Ona gayet basit bir şekilde öğretmeninin onları 1. sınıfa alıştırmaya çalıştığını, bu yüzden sınıfında arada bir masa başında da oturmaları geerektiğini, oyun, etkinlik ve faaliyet dışında artık ciddi ciddi ders de göreceğini söyledim. Öğretmeniniz eğer masadan kalkmamanızı rica ediyorsa, o zaman sizi derse hazırlamak istiyordur dedim. Artık büyüdüğünü, uyması gereken kuralların biraz daha arttığını söyleyince de, konuyu hemen artık sıkıldığı için değiştirdi ve servisindeki bir çocuktan bahsetti.
Çocuk ondan büyükmüş ve Baran'ın kafasına vurup ona aptal diyormuş. Babasıyla ona bir iki fikir verdikten sonra yattı uyudu. Sonra Semih'le oturup konuştuk, hep derler ya, çocuk büyüdükçe dertler büyür diye, şimdiki minik halleri en güzel zamanları diye. Gerçekten de doğruymuş. Oysa bana bu yaşa kadar büyürken de bayağı zor gelmişti.
Fakat anlıyorum ki, o dönemler birşey değilmiş. Aslan'a bakıyorum da, onunla şu an tek derdimiz, yemeğini bitirmedi, yemedi, geç yattı, erken kalktı. Halbuki Baran'la artık başka bir boyuta geçmişiz. Oğlum daha ilk günlerde başkası tarafından itilip kakıldı. Ve önüne daha kimbilir ne çocuklar çıkacak.
Semih'le şuna karar verdik, onu mutsuz edecek olan şeylerin köküne gidip, olayları 'aman boşver, olur böyle şeyler' deyip geçiştirmemek. Birsürü şeyden nefret ederek büyümesini istemiyorum oğlumun. Şu an farkındayız ki ( daha önceden de farkındaydık) Baran fazla özgüveni olmayan ve duygusal bir çocuk, bu yüzden de kendisini çoğu zaman koruyamıyor.
Fakat şimdiye kadar hep kendi yaşıtlarıyla beraber olduğu için, pek bir problem yaşamadık. Ama artık kendinden bayağı büyük olanlarla beraber olacak. Bu yüzden bir şekilde kendisini savunabilmesini ve özvarlığını koruyabilmesini öğrenmesi lazım. Bugün eve dönmesini iple çekiyorum. Bakalım kendince halledebildi mi sorununu.
Gerçi anasınıfında olduğu için henüz forma giymiyor, ama artık koskocaman bir okulda öğrenci.
Pazartesinden beri her eve dönüşünde soruyordum, günün nasıl geçti, ne yaptınız diye. Ama karşımda eve döner dönmez oyuncaklarına saldıran bir erkek çocuğu olduğu için, ağızından pek laf alamıyordum.
Sadece okulu gezdiklerini ve bir sınıfta bir sürü bilgisayar gördüğünü anlattı kısaca.
Dün gece, yatağa girdikten sonra, nihayet biraz daha bilgi vermeye başladı. Birkaç sınıf arkadaşının ismini söyledi. Sonra öğretmeninin onlara hep 'yerinize oturun' dediğini, ama onların kalkıp oynamak istediklerini söyledi. Niye oturmak zorunda olduğunu sordu bana. Eski yuvasında böyle birşey olmadığını, orada hep dolaşabildiğini de ekleyiverdi hemen. Lafın nereye geleceğini çok iyi bilerek bekledim. Ve geldi de sonunda :" Anne ben eski yuvamı özledim. Oraya gidemez miyim?"
Ona gayet basit bir şekilde öğretmeninin onları 1. sınıfa alıştırmaya çalıştığını, bu yüzden sınıfında arada bir masa başında da oturmaları geerektiğini, oyun, etkinlik ve faaliyet dışında artık ciddi ciddi ders de göreceğini söyledim. Öğretmeniniz eğer masadan kalkmamanızı rica ediyorsa, o zaman sizi derse hazırlamak istiyordur dedim. Artık büyüdüğünü, uyması gereken kuralların biraz daha arttığını söyleyince de, konuyu hemen artık sıkıldığı için değiştirdi ve servisindeki bir çocuktan bahsetti.
Çocuk ondan büyükmüş ve Baran'ın kafasına vurup ona aptal diyormuş. Babasıyla ona bir iki fikir verdikten sonra yattı uyudu. Sonra Semih'le oturup konuştuk, hep derler ya, çocuk büyüdükçe dertler büyür diye, şimdiki minik halleri en güzel zamanları diye. Gerçekten de doğruymuş. Oysa bana bu yaşa kadar büyürken de bayağı zor gelmişti.
Fakat anlıyorum ki, o dönemler birşey değilmiş. Aslan'a bakıyorum da, onunla şu an tek derdimiz, yemeğini bitirmedi, yemedi, geç yattı, erken kalktı. Halbuki Baran'la artık başka bir boyuta geçmişiz. Oğlum daha ilk günlerde başkası tarafından itilip kakıldı. Ve önüne daha kimbilir ne çocuklar çıkacak.
Semih'le şuna karar verdik, onu mutsuz edecek olan şeylerin köküne gidip, olayları 'aman boşver, olur böyle şeyler' deyip geçiştirmemek. Birsürü şeyden nefret ederek büyümesini istemiyorum oğlumun. Şu an farkındayız ki ( daha önceden de farkındaydık) Baran fazla özgüveni olmayan ve duygusal bir çocuk, bu yüzden de kendisini çoğu zaman koruyamıyor.
Fakat şimdiye kadar hep kendi yaşıtlarıyla beraber olduğu için, pek bir problem yaşamadık. Ama artık kendinden bayağı büyük olanlarla beraber olacak. Bu yüzden bir şekilde kendisini savunabilmesini ve özvarlığını koruyabilmesini öğrenmesi lazım. Bugün eve dönmesini iple çekiyorum. Bakalım kendince halledebildi mi sorununu.
Cumartesi, Eylül 09, 2006
Hapimag

Bu sene de, yine tatile çıkmadan önce oturup uzun uzun düşündük, nereye gitsek diye.
Canım kocacığımın bazı kriterleri vardır, tatil yeri ile ilgili. Bir kere kesinlikle gidilen yerde sabahtan akşama kadar güneşin altında tembel tembel yatılacak. Öyle gezelim, görelim, tatil beldemizi tanıyalım yoktur onun tatil anlayışı içersinde. Sonra özel bir koy olacakmış. Öyle tanımadığın tipler geçmeyecekmiş sürekli önünden. Sonra rüzgar sahilden denize doğru esecekmiş. Böylece su temiz kalıyormuş. Efendime söyleyeyim, bir de oda sayısı 300-400'ü geçmeyecekmiş. Yani öyle koskocaman bir tatil köyü olmasınmış.
Sonunda karar verip Sea Garden Bodrum'u seçtik. Hatta kociş odadan plaja çok yürümeyelim diye, sahile en yakın odalardan bir tanesini tutmuştu. Aslan'ı anneannesine bırakarak, Baran'ı aldık yanımıza.
Sea Garden'e vardığımızda kociş pek bi mutlu oldu. Resepsiyon, yeşillikler içersinde bir otel, sahil derken, minicik bir yer gibi gözüktü gözümüze. Gibi diyorum, çünkü resepsiyondan kaldığımız yer ile ilgili ayrıntılı bilgi alırken, benim kocişin gözleri büyüdükçe büyüyordu. Meğer bizim kaldığımız yer bu tatil yerinin sadece otel kısmıymış. Bir de buranın bir village bölümü varmiş. Village bölümü taaa öteki koydaymış. İki koy arasında bir de mini Bodrum diye, içinde alışveriş merkezi, lokantaları, barları vs. bulunan bir bölüm varmış. Ha arada bir de üçüncü bir koy daha varmış. Veee bir yerden bir yere, mesela otelden village giderken shuttle'a binersek iyi olurmuş, çünkü mesafe yürünecek gibi değilmiş. Düşünsenize, bizim oradan shuttle'a biniyorduk, otel resepsiyonu, mini Bodrum, village resepsiyonu, village'in koyu derken, minik yolculuğumuz 15 dk sürüyordu.
Kocacığım tabii ki ilk başta burnundan soludu. Ben her gün shuttle'a mı bineceğim. Gele gele kocaman bir yere geldik. Ben yürümek istemiyordum vs. Fakat village deki koy tam da onun istediği gibiydi. Rüzgar arkasından esiyordu ve su berrak ötesiydi. Sanki içme suyu gibi duruydu. Otel kısmındaki koy biraz dalgalı ve sahili ufak olduğu için her gün öteki tarafa gittik. Hem oranın tesisi, havuzu ve kids club'ı tam Baran'a göreydi.
Bir şey dikkatimizi çekti. Kalanların çoğu birbirlerini tanıyorlardı. Sanki hep orada kalıyorlarmış gibi. Biz de merak edip bir görevliye sorduk. Meğer village kısmı sadece devremülk imiş. Bu yüzden de biz yer ayırtırken sadece otel kısmından haberdar idik. Yani village bölümünün ülke içinde tanıtımı yokmuş. Ülke içinde diyorum, çünkü Sea Garden bir Hapimag tesisi.
Hapimag da İsviçreli'lere ait bir şirketmiş. Birsürü ülkede böyle devremülkler varmış. Buradan hisse satın alıyorsunuz ve buna karşılık belli puanınız oluyor. Bu puanlara göre de (ödediğiniz miktara göre) istediğiniz kadar haftayı yıl içersinde, yine sizin seçtiğiniz ayda, istediğiniz ülkede kullanabiliyorsunuz. Yani sizin bir devremülkünüz oluyor, fakat yıl içersinde kullanıcağınız ayı, ülkeyi siz belirliyorsunuz. Bu yüzden bizim kaldığımız yerdeki devremülkçülerin çoğunluğu yabancıydı.
Türkiyeden alanlar ise bizim gibi tatil yapıp da bu sistemden haberdar olanlarmış. Kocişin ilgisini hemen çekiverdi bu olay ve gitti Hapimag'ın buradaki temsilcisi Bilge hn ile görüştü. Kataloglar, broşürler ve listeler alıp, güzel bir tatilin ardından döndükten sonra burada oturup bu uluslararası Hapimag devremülk olayını inceledik. Bayağı da aklımıza yattı. Sevgili kayınvalideme de bu olaydan bahsedince, o hiç düşünmeden bizden önce davranıp hisse satın aldı. Şimdi önümüzdeki yıl için 3 haftası var. Kendisi önümüzdeki yaz sevgili kayınpederim ile Sea Garden Bodrum'a gidecekmiş. Birer hafta da bize ve kayınpederim ile eltime verdi.
Biz de kocişle beraber, çocukları büyükannelerine bırakıp, bu hakkımızı seneye yazın ya da baharda yurtdışındaki bir Hapimag'da kullanmayı düşünüyoruz. Bakalım nasıl olacak. Şimdiden tatil özlemine giriverdim :))
Çarşamba, Eylül 06, 2006
Artık okula başlayalım
Gün sayıyorum gün. Şu 18 Eylül bir gelse de Baran artık okula başlasa.
İlk göz ağırım benim artık okullu oldu. Gideceği ilkokulun anasınıfına başlayacak . Fakat havanın bozmasıyla yazlıktan dönünce, onu evde oyalamak çok zor oldu. Sabah kalktığı andan itibaren akşam yatana kadar bahçede oynayan çocuk birden dört duvar arasına girince, haliyle sapıtıverdi.
Küçük Aslan'ım için nerede olduğu pek farketmiyor. O henüz yürümeye başladığı için, bunun keyfini çıkartıyor.
Ama abisini şu sıralar mutlu etmek çok zor. Şimdiki çocuklarda zaten genel bir can sıkıntısı gözlemliyorum. "Canım sıkılıyor" u ne kadar çok ağızlarına doladılar.
Odası, bir oyuncakçı dükkanı açabilecek kadar oyun, oyuncak ve boya malzemeleri ile dolu olmasına rağmen, yapacak bir şey bulamıyor. Bazı oyuncakla da en fazla bir iki kere oynamışlığı var yani. Buna rağmen sürekli bir tatminsizlik söz konusu. Acaba erken yaşta yuvaya başladığı için mi böyle bu çocuk diye sorup duruyorum kendime.
Biz onu sosyalleşsin diye oyun gruplarına götürdük. Beyefendi kendi kendine oynamasını bilmiyor. Dün yine "beyefendinin" canı sıkıntıdan patlarken, havanın da güzel olmasıyla caddede biraz dolaşalım dedim ve anneanneyle buluşarak, turlamaya başladık.
Minik Aslan'ım çok usluydu maşallah. Saatlerce pusette oturmasına rağmen gıkı bile çıkmadı yavrumun. Fakat Baran'ın performansı yine yerindeydi. Oyuncak diye tutturdu. Tabii ki almadık. Onun yerine anneannesi ona bir okul çantası almak istedi. Gidip çantalara baktık. Tabii ki Action men, Supermen gibi çantalar yerine hayranı olduğu SpongeBob'u seçti.
Ben ise çantaları incelerken kendimden geçtim. İnsanın tekrar öğrenci olup okula gidesi geliyor, kırtasiye malzemelerine ve çantalara bakarken. Özellikle Baran'ın seçtiği çantaya bayıldım.
Becerebilirsem resmini buraya koyacağım. Mutlu mesut eve döndükten sonra, Baran bu sefer çok dolaştığımızı, bu yüzden bacaklarının ağırıdığından şikayet etti. Zor valla zor, zamane çocuklarını mutlu etmek çok zor.
İlk göz ağırım benim artık okullu oldu. Gideceği ilkokulun anasınıfına başlayacak . Fakat havanın bozmasıyla yazlıktan dönünce, onu evde oyalamak çok zor oldu. Sabah kalktığı andan itibaren akşam yatana kadar bahçede oynayan çocuk birden dört duvar arasına girince, haliyle sapıtıverdi.
Küçük Aslan'ım için nerede olduğu pek farketmiyor. O henüz yürümeye başladığı için, bunun keyfini çıkartıyor.
Ama abisini şu sıralar mutlu etmek çok zor. Şimdiki çocuklarda zaten genel bir can sıkıntısı gözlemliyorum. "Canım sıkılıyor" u ne kadar çok ağızlarına doladılar.
Odası, bir oyuncakçı dükkanı açabilecek kadar oyun, oyuncak ve boya malzemeleri ile dolu olmasına rağmen, yapacak bir şey bulamıyor. Bazı oyuncakla da en fazla bir iki kere oynamışlığı var yani. Buna rağmen sürekli bir tatminsizlik söz konusu. Acaba erken yaşta yuvaya başladığı için mi böyle bu çocuk diye sorup duruyorum kendime.
Biz onu sosyalleşsin diye oyun gruplarına götürdük. Beyefendi kendi kendine oynamasını bilmiyor. Dün yine "beyefendinin" canı sıkıntıdan patlarken, havanın da güzel olmasıyla caddede biraz dolaşalım dedim ve anneanneyle buluşarak, turlamaya başladık.
Minik Aslan'ım çok usluydu maşallah. Saatlerce pusette oturmasına rağmen gıkı bile çıkmadı yavrumun. Fakat Baran'ın performansı yine yerindeydi. Oyuncak diye tutturdu. Tabii ki almadık. Onun yerine anneannesi ona bir okul çantası almak istedi. Gidip çantalara baktık. Tabii ki Action men, Supermen gibi çantalar yerine hayranı olduğu SpongeBob'u seçti.
Ben ise çantaları incelerken kendimden geçtim. İnsanın tekrar öğrenci olup okula gidesi geliyor, kırtasiye malzemelerine ve çantalara bakarken. Özellikle Baran'ın seçtiği çantaya bayıldım.
Becerebilirsem resmini buraya koyacağım. Mutlu mesut eve döndükten sonra, Baran bu sefer çok dolaştığımızı, bu yüzden bacaklarının ağırıdığından şikayet etti. Zor valla zor, zamane çocuklarını mutlu etmek çok zor.
Pazar, Eylül 03, 2006
Merhaba :)
Blog okumayı çok seviyorum. Hele iki çocukla genelde evde oturunca, bilgisayarın karşısında saatler geçirebiliyorum. Uzun zamandır istemişimdir hep bu blog olayına girmeyi.
Ama nasıl kıvırırım, ne yaparım, becerebilir miyim diye uzun zamandır sadece sıkı bir okuyucu olarak kaldım.
Ta ki bir gece bir de bakmışım ki, benim kociş kendine bir blog sayfası kuruyor. Hemen bitiverdim yanında "ben de ben de isterim" diye.
Böylece ilk açılışımı onun sayesinde yapmış oldum. Bakalım kimlere ulaşabileceğim, kimler beni okuyacak ...
Ama nasıl kıvırırım, ne yaparım, becerebilir miyim diye uzun zamandır sadece sıkı bir okuyucu olarak kaldım.
Ta ki bir gece bir de bakmışım ki, benim kociş kendine bir blog sayfası kuruyor. Hemen bitiverdim yanında "ben de ben de isterim" diye.
Böylece ilk açılışımı onun sayesinde yapmış oldum. Bakalım kimlere ulaşabileceğim, kimler beni okuyacak ...


