RedMercan

Cuma, Ekim 27, 2006

Hoşgeldin Kayra Bebek :))

Eltim bu sabah doğum yaptı. Çok güzel bir kız bebek katıldı aramıza. Adı Kayra. Lara'nın kardeşi. Herkes çok mutlu ve heyecanlı.
Baran bile gaza gelip, senin karnın da yine şişsin dedi:)) Kendisine Aslan yetmiyormuş!! gibi, bi kardeş daha istiyormuş:)) Sanki kardeşinin gelişi onu çok mutlu!! etmiş gibi:)) Oldu canım!


Blogum çok kötü gözüküyor şu an, biliyorum. Çicekli miçekli güzel bişeyler yapıyordum, ama bi türlü çıkaramıyorum. Biraz daha uğraşmam gerekiyor.

Yani tadilattayız şu an :))

P.S. : Yaw herşeyi pembiş pembiş görmek ne güzel oluyormuş. Hele benim gibi mavi mavi bi dünyada yaşayan biri için:)

Cumartesi, Ekim 21, 2006

İyi Bayramlar


Bi tane de burdan buyrun:)
Herkesin Bayramı Kutlu olsun.

Cuma, Ekim 20, 2006

Yenilendim!

Geçen seneden beri saç rengimi değiştirmek istiyordum da, bi türlü cesaret edemedim.
Aslan'a hamile kaldığımda balyaj vardı saçımda, fakat iyice uçlara doğru kaymıştı. Ben de ucundan kestire kestire, kendi doğal saç rengimde kaldım, hamileyim diye de boyatmamıştım.
10 senenin sonucunda ilk defa saçımda boya olmadan kalmıştım.
Doğal saç rengim, kuaförümün demesiyle koyu kumralmış. Ama bana nedense daha koyu gibi geliyor.
Bi de Semih bu doğal halini çok sevdiği için, bi türlü yeni bişeyler yaptıramamıştım.
Fakat dün daha fazla dayanamadım, gittim kuaförüme.
Uzun tartışmalar sonucunda (möhim mesele ya), çok çok ince ve sık atılmış gölgede karar kıldık.
Aslında benim istediğim sarıya yakın balyaj dı da, o, kendi rengim olduğu için önce doğal bişey yapalım dedi. Yani oreal vurmadan. Sonra aralara benim istediğimden atarmış.
İşte uzun fikir alışverişi sonucunda onun dediği olsun dedim, ki normalde kuaförde hep benim istediğim olur. Yani adamın her hareketine maydanoz olur, müdahele etmeye çalışırım.
O da şaşırdı tabii, benden "peki Kemal abi, senin dediğin olsun" cümlesi çıkınca:)
Ve kafamı ona teslim ettim:)
Sonuçtan çok memnun kaldık. Çok güzel ve doğal oldu. Bi dahaki sefere de onun söylediği şekilde aralara balyajları da atacağız.
Mutlu mesut eve dönüp, fakat tam da tatmin olmamış bi Mercan olarak Aslan'ı da kapıp, Kızıltoprak'taki Alım'a götürdüm.
Baran artık babasıyla berbere gittiği için, uzun zamandır uğramıyordum oraya.
Aslan'ım da çok yakışıklı oldu:) O bebiş saçları gitti, küçük bi adam oluverdi.
Fakat fiyatlar ne kadar da artmış. Küçücük çocuktan 25 ytl aldılar!
Akşama babamız tarafından Aslan'ın saçları çok beğenildi. Benimkiler ise (tabii ki beklediğim gibi) beğenilmedi. Doğal hali daha güzelmiş falan filan...
Ama kadınların doğasında var bu kocacım. Onlara işkence oluyor aynı saçla bi ömür geçirmek. Hadi uzunluğunu koruyoruz, kısaltmıyoruz. Ama rengini değiştirmemek, işte o olmuyor. Bünye istiyor değişikliği:)
Ben valla sonuçtan çok memnunum. İyi gelliyor arada saç rengini değiştirmek:)

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Bu çocuklar kime benziyor?

Baran'a hamileyken, içten içe bana benzemesini dilerdim. Ne bileyim, benim erkek versiyonum nasıl olur diye merak ediyordum.

Ama benzemedi. Babasına, hafiften andırıyor gibi olsa da, ona da çok benzemiyor. Yani Baran'ın kendine has bi tipi ve aşırı duyarlı ve duygusal olması nedeniyle de, kişiliği var.

Olabilir dedik. Çocuklar illa ki anne ya da babaya benzemek zorunda değiller.

İkinci hamileliğimde, ki içime bunun da erkek olacağı doğmuştu, yine aynı dileği diledim.

Fakat Aslan'ı ilk gördüğümde, çok şaşırdım. Çünkü miniğimizin gözleri çekikti. Oysa ne benim, ne de Semih'in gözleri çekiktir.

Hele o punkçıların gibi dimdik duran saçları yok muydu:)

Sonuçta şöyle bir aile olduk; Ne Baran bize, ne Aslan bize, ne de Baran ile Aslan birbirlerine benziyor.

Renk olarak da ikimizin arası oldular. Ne benim kadar açık, ne de babaları kadar koyu.

Asıl komiklik, Ben çocuklarla beraber bir yere gittiğimde, onların kardeş olduklarına inanmamaları. Hatta benim de onların anneleri olmama. Herhalde beni dadıları filan sanıyorlar:)

Yani hepimiz ayrı tellerden çalıyoruz.

Her bakımdan gece ve gündüz kadar farklı oldukları için, tek dileğim, büyüdüklerinde iyi anlaşmaları.

Belki bu özellikleri nedeniyle iyi anlaşırlar. Ne de olsa zıtlar birbirini çeker ya:)

Yalnız geçen gün Aslan'da şöyle bişey fark ettim. Aynı benim gibi uyuyor. Nasıl yatırırsam yatırayım, benim uyku pozisiyonumu alıyor.
Yani şu an Semih'ten bir adım önde gözüküyorum:)

Sadece anlıyamadığım, hala! herkesin bizi gördüğünde, "ay bu çocuklar kime benziyor" diye sormaları:)

Bi de şu durum var tabii ki, "babasına çekmiş!", "aynı annesi!" durumları bizde hiç yaşan(a)mıyor.

Aslında kendilerine has olmaları hoşumuza gidiyor. Zaten ak ile kara kadar zıt iki insandan yine ak ile kara kadar farklı iki kardeşin olması normal değil mi?

Sonuçta sağlıklı, akıllı ve yakışıklı oğluşlarım var. Başka ne dileyebilirim ki:)

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Düşünme Konuş!

Düşünüp de konuşursan yanlış orda işte.

Boşalt kafanı.

Susturma beyninin içinden çıkanı.

Kaplama mantıkla çevresini, düşünce ile...

Nasılsa öyledir elbet.

Eğme, bükme, düzeltme onu.

İşte o zaman özgürsün esasında.

Ama “Düşün de Konuş!” yapınca, başın belada.

Sen, sen olmaktan çıktın, olanı değil, olması gerekeni anlattın aslında.

Ya da Sen anlatamadın, rahatlayamadın.

Sadece yıkadın yağladın, pakladın, süsleyip salladın, içinden geleni değil de, duyulmak isteneni anlattın.

KENDİNİ aldattın.

Neresi deşarj şimdi bunun?

Neresi dürüstlük kendine bunun?

Adı hassaslık oluyor, düşünceli olmak, nazik olmak deniyor.

Kim için?

Ne için?

Hep başkası, başkaları için.

Peki ya kendin için?

Eğer SEN SEN olmazsan, kendin için hiç bir şey yapmazsan, senin için kim ne yapsın?

Sen kendini rahatlatmazsan, sen kendini deşarj etmezsen, senin için kim yapsın?

Sen elden gidersin.

Etraf da bakar.

Etraf ne yapsın?

Nereden bilsin?

Nasıl bilsin?

Senin içinde ne hapsettiğini, neden hapsettiğini neden bilmek zorunda olsun.

Koyver gitsin diyorum çok düşünme.

İçinden geleni söylemekse derdin, düşünme söyle!

O zaman ayaktasın, o zaman rahatsın.

Bencil ol.

Neden BENcil olmak kötü olsun?

Kim kendine önem vermeden, kendini sevmeden, İYİ olabilir, İyi hissedebilir, yoluna devam edebilir?

'O'ncul olunca daha mı iyi sanki?

BENi yürüten, ayakta tutan O mu sanki?

Değilse sorun yok.

Ama eğer öyleyse vay BENim halime!

O zaman...Sen SEN ol.

BEN ben olayım.

O da bırak, O olsun.

Herkes kendi gibi, kendi bildiği gibi olsun.

Herkes kendinden meshul, kendinden sorulur olsun.

Özgür olsun.

Hem kendi içinde özgür, hem dışında, hem beyninde özgür olsun.

BENcil olmayı öğrendikçe BEN, işte o zaman BEN kırılmayacağım, BEN üzülmeyeceğim, BEN kuvvetli olacağım ve BEN ayakta duracağım.

Ben özgür, mutlu, özgüvenli, gülen olacağım.

Ne mi olacak? BEN yaşayacağım.

Önce BEN iyi olunca, varOLACAĞIM.

Ve işte o zaman BEN, benim gibilerle, kıskanmadan doyarak, sessizce anlaşan ortak olacağım.


Not: Bu yazıyı ben yazmadım. Anneyiz.biz den YONCA TOKBAŞ'ın yazısı.
Fakat şu aralar böyle hissediyorum...
Hisslerim daha güzel ifade edilemezdi...

ANLADIN MI? BEKLİYORUM HALA...ISRARLA.
NE OLDUĞUNU BİLİYORSUN...

Pazar, Ekim 08, 2006

Ç.Ö. ve Ç.S. korku filmleri

Hayatımı artık bu şekilde ayırıyorum, Ç.Ö. ve Ç.S.
Yani çocuklardan önce ve çocuklardan sonra diye.

Çünkü, çocuk olayı insanın hayatını tamen değiştiriyor ya. Değişen sadece koşullar, ortam, vs değil. İnsanın ruhu da tamen değişiyor.

Mesela değişen şeylerden bir örnek; bayılırdım ben eskiden gerilim ve korku filmlerini izlemeye ( bu konuda teyzeme çekmişim:)). Yani eskiden dediğim, Ç.Ö.

Koltukta öyle gerim gerim gerilmek, kalp atışlarımın hızlanması vs. çok hoşuma giderdi.

Evlendikten sonra, durum bekarkenki gibi değişmedi. Çünkü bu tip filmleri izlemeye aynen yalnız bi şekilde devam ettim. Kocacığım kati suretle bu tip filmleri izlemez de:)

En son Baran'a hamileyken, Stephen King'in bi filmini, yabancı bi kanalda, chrismas nedeniyle 3 bölüm şeklinde 3 gece (gece 12 de başlıyordu) izlemiştim. Yine gerile gerile, bayıla bayıla.

Ne olduysa, çocuk sahibi olduktan sonra oldu. Yani Ç.S.

Artık bu tür filmlerin içinden seçmeye başladım (ki eskiden herrr korkuuyuuu izlerdim).
İlk olarak kanlı manlı, doğramalı biçmeli olanları eledim. Sonra sapıkça işkence sahneleri içerenleri.

Artık bunları baştan sona kadar izleyemez oldum (sadece arada göz ucuyla bakıyordum:)).

Hele ki ikinci çocuktan sonra, iyice seyredemez oldum bu tipleri.

Bünyemi zorlamayanlar artık sadece thriller tarzı (yani gerilmekten de bi türlü vaz geçemiyoruz:))

Nerden geldim ben bu örneğe, söyleyeyim.

Geçenlerde bi gün, tv de "the cell" vardı. Genelde filme başlamadan önce, IMDb.com a girip, film hakkında bilgi ediniyorum. Özellikle türüne ve aldığı puana bakıyorum. Genelde yediye yakın, yedi ve üzeri puanlar alanları izlemeyi tercih ederim.

"the cell" in de ne olduğuna baktım.
Türü: polisiye, drama, fantastik, korku, bilim kurgu ve gerilim. 'Mercan, daha ne olsun' dedim kendi kendime. Gerçi puanı 6 idi. Ama olsun. Oyuncular fena değil ya, seyretmeye değer dedim( Jennifer Lopez ablamız ile Vince Vaughn abimiz başrollerde).

Hazır çocuklar da uyumuşken, Semih de PCnin başındayken, kuruldum TVnin karşısına.
'Daha ne olsun' dedim demiştim ya, dakka bir, gol bir.
Filmin başında, sanki Dali'nin bir tablosu canlandırılmıştı. Garip ötesi. J.Lo ablamız prenses kostümü içersinde, dalivari bi ortamda, ağaç kovuğunun içinde gizlenmiş bi çocukla konuşmaya çalışıyor.
Ben tatlı tatlı seyrederken, çocuk böööö diye ortaya çıkıyor. Fakat suratı değişmiş, Buffy t. Vampir S. dekilerin suratına benzemiş.
İçim bi tuhaf oldu.
"Kızım dur", daha yeni başladı film dedim kendi kendime.

Sonraaa, J. Lo ablamız uyanıyor. Kablolara bağlanmış bi şekilde. Yanında da o çocuk, o da kablolara bağlanmış. Bunlar yan yana camlı bi laboruvatarın içinde, dışında da monitörlerden bunları takip eden bilim adamları.
Anlıyoruz ki, ablamız doktor, ve bu bağalandıkları ıvır zıvırla, şizofreni hastası olan ve kendini dış dünyaya kapatmış olan çocuğun beynine girip, onu tedavi etmek istiyor.

"Ay, bu bilim kurguymuş Semih" der demez, şöyle bi sahne : Bi manyak, kaçırdığı kıza hem işkence yapıyor, hem videoya çekiyor, hem de... . Bunlar yetmezmiş gibi, bi de kendine bi takım aletlerle işkence yapıyor. Off, çok iğrenç işte.

Semih de tam sahnesinde baktı. Bunları nasıl kaldırıyorsun diye sordu.
Kaldıramadım ve zapladım.

Ama Mercan bu, 2 dk sonra yine aynı kanaldayım.

Bu sefer de Vince abimiz sahnede. Kendileri FBI'den ve bu manyağın peşinde.

Bu manyak bi şekilde yakalanıyor, akıl sağlığı iyice elden gidiyor, kendisini dış dünyaya kapatıyor falan filan.
Ama kaçırıp da, henüz öldüremediği kız halen kayıp olduğu için, polislerin onun kendisine gelmesini istiyorlar ki, kızı bulabilsinler.

Yani, doktor J.Lo ile FBIci Vince, J.Lo'nun çalıştığı bilim merkezinde, bu manyak sayesinde biraraya geliyorlar.

Aslında buraya kadar herşey normal (yani bildiğimiz bir sapığın klasik kaçırma, işkence yapma ve yakalanma sahneleri).

Ne oluyorsa, bundan sonra oluyor. Ve bünyemin artık bu tip görüntüleri kaldırmadığını bi kez daha anlamış oluyorum.

Tahmin edildiği gibi, doktor hanım kızımız bu manyağın beynine giriyor.
E bu zat da normal! bi şizofren değil ki. Manyak ki ne manyak.

Adamın kafasında kovalamaca başlıyor.
Önce sapığın çocukluğunu ve ondan da sapık babasının ona yaptıklarını vs izliyoruz. Şizofren kişilerin ürkütücü hayal dünyasında geziniyoruz ve sonra da iğrenç, tüyler ürpertici sahneler başlıyor.

Ablamız idealist-hümanist doktor ya, ısrarla çocuğun peşinde. Başına gelmedik kalmıyor.
Olaylar yine beni aşıyor ve geçiyorum başka kanala.
Ama benim beyindeki şeytan dürtüyor sürekli geri zapla diye:)

Sonra bakıyorum bi ara, J.Lo iyice kendinden geçmiş, artık dış dünyadaki doktorlar bile kurtaramıyor, sokuyorlar Vince abimizi de bu manyağın beynine.

Heromuz onu kurtaracak.

Yine iğrençlikler başlıyor ve ben bu sefer kesin bi zap yapıp, dönmeme kararı alıyorum. Dönmüyorum da. Çünkü o manyağın çocuk hali büyümüş, manyağın gerçek boyutlarını da aşmış, olmuş bi yaratık. Korktum da görüntüsünden (yaa ben aslında korkmazdım bu tip görüntülerden, nooluyo böyle ya:( ).

Bu arada sonunu da kaçırmamaya gayretliyim. O kadar zorladık ya bünyemizi, e sonunu da öğrenelim dimi yani.

Habire saate bakıp, sonuna yaklaşıyor bu deyip, arada yine zaplıyorum ben.

Kısaca sonu şöyle, Vince abi bu manyağın beynindeyken, bi logo gibi bişey görüyor ve bunun biyeri işaret ettiğini çakıyor. Ablamızı zorla kurtarıp (ki ablamız bulunduğu yerde büyülenmiş gibi memnun halinden ve ortamından), dış dünyaya dönüyorlar.

Diğer doktorlar J.Lo nun kendine gelmesiyle uğraşırken, kahramanımız fırlayıp, diğer FBI ve polisleri de peşine katarak, bu manyağın kızları kaçırıp öldürdüğü sığnağa gidiyor.
Kız kurtuluyor.
Manyak zaten manyak olarak kalıyor.
Jennifer ile Vince arasında bi aşk meşk olayı olmuyor ne yazık ki:(
Ve film bitiyor.

Bizdeki sahne de aynen bu: "Semih'cğm saat 2 olmuş. Hadi yatalım"
"Sen yat Mercan."
"Sen de gel."
"E sen yat ?!?"
"...." (burada yüz ifadem konuşuyor)
"Sen korkuyorsun. Yuhaahaahaa..."
"E çok korkunçtu napiyim"

Artık çok mu korkunç, değil mi bilemiyeceğim. Ama kesin olan şu, artık seyredemiyorum bu tip filmleri eskisi gibi. Pardon yani Ç.Ö. seyrettiğim gibi.

Yoksa bu Ç.Ö. ve Ç.S. bahane mi ne? Yaş ilerleyince mi daha hassas oluyor insan:(

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Doğumgününden kısaca


Bir doğumgünü daha kutladık. Yıllar ne de çabuk geçiyor. Zaten zamanın hızla ilerlemesini çocuklardan anlıyoruz.

Baran'ın doğumgünü bu sene de ramazana denk geldiği için, öyle büyük bi parti yapamadık. Biz bizeydik sevgili ailemle. Gerçi biz bizeyken bile 14 kişiyi buluyoruz :)

Biz aslında çok kalabalık bi aileyiz. Geçen yıllardaki doğumgünleri hep farklı günlerde 2-3 kere kutlanırdı.

Ayrıca italyan aileleri gibi hep kalabalığızdır. Yemekli, bol sohbetli, neşe içinde geçer toplantılarımız.

Baran bütün gün okulda olduğu için, Aslan da babaannesinin yanına havale :) edildiği için, hazırlanma sürem rahat geçti.

Ben işlerimi bitirdikten sonra oğluşlarım döndü ve cicilerini giyip misafirlerimizi beklediler:)

Yine bol sohbetli, neşeli bi yemek oldu:)

İftardan sonra tabii ki pasta faslımız da vardı. Pastanın üstündeki mum sayısı arttıkça, çocuklarda hepsini söndüreceğim diye bi hırs oluyor galiba :)

Baran'la kuzinesi Lara bol bol azdılar. Aslan da onların hızına yetişebilmek için bol bol poposunun üstüne düşüverdi bütün gece:)

Bi ara Lara'nın annesi, sevgili eltim kötü oldu. Kendisi 10- 15 gün sonra doğum yapacak ve o gece bayağı kasılmaları oldu.

Neyse ki kadın doğumcu olan kayınvalidem endişelenecek bi şeyin olmadığını söyledi de rahatladık.

İşte bir doğumgününü daha kutladık canım oğlumun.

Perşembe, Ekim 05, 2006

Bugün doğumgünü kutluyoruz

Bugün Baran'ımın doğumgünü.

Çok seviyorum oğluşumu.

Zaman ne de çabuk geçiyor, beş yaşına bastı bile.



"İyi ki doğdun, iyi ki varsın hayatımda. Seni çok seviyorum, canım benim, küçük adamım."



Dip not: yarın artık anlatırım oğlumun partisini...:))

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Gerçek yaşınız kaç?

Real age diye birşey varmış. Ben de yeni öğrendim. Bu, insanın gerçek yaşını gösteriyormuş.
Gerçek yaşınızı www.realage.com.tr sitesine girip öğrenebiliyorsunuz.

Bu site, Dr. Mehmet Öz ve bi amerikalı doktor tarafından hazırlanmış, sağlıkla ilgili çok güzel bi site.

Birkaç sayfadan oluşan bir anket çıkıyor karşınıza.

Doğumtarihimi girdim, yaşım 30.8 hesaplandı. Güzel, zaten 31'e doğru gittiğimi biliyordum :(
Sonra başladım soruları cevaplamaya.

Üstteki bi hanede yaşınız yazıyor, yanında da siz soruları cevapladıkça, hesaplanan gerçek yaşınız çıkıyor.

Arada bi bakıyordum ki, benim 30.8'in yanında 27.4 falan yazmaya başladı. Sonra 27'ye indi. Acayip sevindim gençleşiyorum diye.

Taa ki son 'gıcık' sayfaya gelinceye kadar. Burada da ne kadar spor yaptığınız soruluyor.

Benim evde zaten iki tane enerjik oğlan var, bi de spor mu yapacağım. Aslan'la bütün gün eğil kalk hareketleri. Kucağında taşıyarak ağırlık kaldırma hareketleri.
Akşamları de Baran'la eşya getir götür hareketleri. Ben aslında bütün gün spor yapar durumundaymışım zaten :)
Sayelerinde düşmüşüm zaten ikinci doğumdan sonra 49 kiloya.

Fakat öyle bir cevap seçeneği göremediğim için, yapmıyormuşum gibi işaretlemek zorunda kaldım.

Ama sitedekiler buna çok önem veriyor gibi valla. Spor çok önemli tabii ki, sağlıklı yaşam vs açısından. Ama yapmıyoruz diye bu kadar da artar mı insanın yaşı birden?

Benim güzel 27 yaşım oldu birden 32 ;(
Herhalde spor da yapıyor olsaydık, 25'lere falan inecekti. Ühühü...

Valla saymıyorum ben bu son sayfayı. Zaten kendimi hala 20'li yaşlarımda hissediyorum (Semih sakın gülme!!!)

Aslında en doğrusu bence insanın sağlıklı olması, kendisiyle barışık olması, kendisini iyi hissetmesi. Gerisi fasa fiso.
( Ama ben yine de 32'yi kabul etmiyoruuuummm :))

Pazar, Ekim 01, 2006

:((

Şu alttaki post ile haftanın ortalarında bi gün uğraşmıştım. Sonra beceremedim çıkmadı. Dün bi de baktım ki, kel alaka bi günde çıkıvermiş. Şaşırdım valla görünce. Demek ki kendi kendine de oluyormuş böyle şeyler. Semih tabii yine dalgasını geçti, 'HTML kursunu yükledim sana. Ne güzel de çalışmışsın' diye.

Neyse, ben Biyonik Kedi'nin başına gelenleri okuduktan sonra ve bu konuya bayağı üzülmüşken, bu postumu görünce, hiç hoşuma gitmedi.

Gerçekten de biyoniğin başına gelenler çok üzücü ve bu, anne baba olan herkesin başına gelebilir.

Bence önemli olan, bir öğretmenin öncelikle karşısındaki çocuklarla güven bağı oluşturması. Çünkü bazı çocuklar kendi anne babalarından çok bütün gün beraber oldukları öğretmenlerini görüyorlar.

Ben çocuklarımı kendim büyütmek istediğim için ve onları yabancı birilerine teslim etmeyi kıyamadığım için, mesleğime ara vermiş durumundayım.
Fakat üzerine titrediğim Baran'ım şimdi sabah 7.30 da servise biniyor, akşam da 17.15 de eve dönüyor. Yani benden çok öğretmeniyle beraber.

İnsan tabii ki endişeleniyor, acaba günü nasıl geçiyor, ters bi şey var mı yok mu diye.
Gerçi gittiği okul konusunda doğru bir seçim yapmış olduğumuza inanıyorum. Ama yine de insan yüzde yüz güvenemiyor hiçbirşeye. Bi de biyonun başına gelenleri okuyunca...

Bu tip insanlar öğretmenlikten men edilmeli ki, çocuklarımız şiddete maruz kalmasın.

Bu gibi öğretmen müsveddeleri yine şiddet kullanarak yakayı bi şekilde ele veriyorlar.
En kötüsü, sınıfta çocuğa psikolojik baskı yapanlar. Çocuk daha doğru düzgün ne olduğunu anlayamadan kendini bi şekilde kötü hissediyor. Öğretmeninden, arkadaşlarından, okuldan soğabiliyor. Ve bi yerde okumuştum, bu şekilde etkilenen çocuklar, içlerine attıkları için, kinle büyüyorlarmış. Herşeyden nefret eder durumuna geliyorlarmış.
Brrr, düşünmek bile istemiyorum.
 
Google